FÜSUN KESKİN yazdı…

Aylak Adam, Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayınladığı ilk romanıdır. Yayımlandığı yıllarda konusunun yeniliği, anlatımının kendine özgülüğü, bireyin dünyasına eğilişiyle büyük ilgi gören Aylak Adam, Yunus Nâdi Roman Mükâfatı yarışmasında da ikincilik kazanmıştı (1956-1958). Yıllar sonra ikinci basımı yapıldı (1975).

Bu incelememde roman boyunca dikkatimi çeken temalara etraflıca yer verdim. Romanı C.’nin Naciye Hanım’ın kiracısı olduğu zamandan itibaren çeşitli bölümlere ayırarak sınıflandırmaya çalıştım.

TEMALAR VE VURGULANAN BÖLÜMLER

Roman kış, ilkyaz, yaz ve güz olmak üzere dört bölümden oluşur. Ana kahraman C. babasından kalan mirasla geçinen, işi olmayan bir aylak adamdır. C. dört aylık kısa bir eğitim hayatının ardından üniversiteyi terk etmiş ancak sanat ve edebiyatla iç içe bir hayat sürdürmüştür.

  1. günlük hayatın bayağılığına, standart düzenine, aynılığına başkaldıran, bolca eleştiren ve sorgulayan biridir. Bohem bir yaşam sürer. Yine de aylaklığın çok zor olduğunu düşünür çünkü sürekli isyanda olmak, insanlarla iletişim kuramamak, düşünmek ve gözlemlemek kolay işler değildir. C. için babasından miras kalan paranın da bir değeri yoktur, para ile kendini yücelten toplumu aşağılar.
  2. adlandırması bilinen alışılmış adlandırmaların dışında, karakterin aykırılığına uygun bir adlandırmadır. Hiçbir yere ait olmayan, kimliksiz, topluma yabancılaşmış bir karakterdir bu. C. varoluşsal sancılar çeker. Yabancılaşma ve toplumdan uzaklaşma, beraberinde “içe çekilme”yi getirir. C. kentin meydanında, sokaklarında, sinemalarında gezer ancak kent onun için karşıt figürdür. İçine girdiği anda bunaltır.
  3. toplum kurallarına aykırı hareketler geliştirir. Bu da farklılaşma, yabancılaşma sorununun bir sonucudur. Kimin tarafından belirlendiği belli olmayan kurallar C. için önemsizdir. Örneğin sokağın ortasında bir Rum kızını öper. Çevrenin ve kızın tepkisini önemsemez. Onu toplumdan farklılaştıran her şeyi merak etme, sorgulama ve takıntı haline getirme gibi huyları vardır. İnsanların neler yaptığını, neler düşündüğünü her zaman merak eder. Kimi zaman onları görünüşlerine göre yargılar, sınıflandırır.

C.’nin aradığı yegane şey ise toplumsal baskıya yenik düşmeyen sadece insani değerlere dayanan gerçek sevgidir. Ancak aradığını hiçbir zaman bulamaz ve hayatı yalnızlık içinde geçirir. Romanda adı geçen kadın kahramanlardan olan B. onun için doğru insan olarak yansıtılır. O da tıpkı C. gibi topluma aykırı bir karakterdir ancak tanışmaları hiçbir zaman mümkün olmaz. Roman boyunca dikkat çeken hususlardan bir diğeri ise C.’nin babasına benzeme korkusudur. Romanda C.’nin babasıyla arasında yaşananlara işaret olan leit motiflere rastlarız. İlerleyen bölümlerde C. bu travmasından sevgilisi Ayşe’ye söz edecektir.

YENİ EV VE ARAYIŞ SERÜVENİ

Sayfa 96’dan itibaren C. artık Naciye Hanım’ın kiracısı olmuştur. Kiraladığı eve girdiği ilk anda tekrar bir arayış içinde olduğunu anlarız. Ona göre evrende aradığı o tek kadın yoktur bu sebeple diğer tüm kadınlar lüzumsuzdur. “Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.”

Yine burada C., kendisi gibi olan B. ile tekrar karşılaşır ancak onunla tanışamaz. Roman boyunca sürüncemede kalan bu tanışma hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir. B.’de aslında tıpkı C. gibi topluma yabancılaşmış, kimliklerini reddetmiş bir karakterdir. Ancak hiçbir defasında tanışamazlar. Her ikisinin de umutsuz arayışı roman boyunca devam edecektir.

  1. taşındığı yeni evinde, yeni semtinde karşılaştığı insanları içten içe eleştirmekten geri duramaz. Gazete okuyan adama bakarak pek çok yargıda bulunur. “İnsanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karaktma gereğini duyarlardı acaba? Futbol maçı hastalarını anlıyordu. Ya ötekiler? Binlerce gazete satılıyor bu şehirde. Örneğin şu yaşlı adam! Yoksa FATİH’TE İKİ EV YANDI başlığını görüp “iyi, benim orada bir evim yok” diye düşünebilmek için mi okur? BİR ADAM KARISINI ÖLDÜRDÜ “İyi etmiş. Kim bilir ne namussuzdu” ÇİN’DE İSYAN “Beter olsunlar, kırsınlar birbirlerini. Bize dokunmasınlar da! Herkes ben!”

C.’ye göre insanlar kötü haberler okuyarak ne kadar şanslı olduklarını düşünür, kimi zaman ise “oh olsun” derler, bu sebeple iç karartıcı haberler okumaya bayılırlar. Bu bölümde C. insanların bencilliğinden yakınır, benlik olgusunu eleştirir. İnsanları gözlemler ve onları görünüşlerine göre yargılar, sınıflandırır. C.’ye göre giyim tarzlarının altında, kusurlarını gizlemek isteği gizlidir. Buraya kadar olan kısımda arayış, eleştiri ve sorgulama temaları hakimdir.

AYŞE İLE KARŞILAŞMA

C.’nin kiraladığı ev sahile oldukça yakındır. Sık sık sahile iner, insanları gözlemler. Yine sahilde olduğu bir gün görüş alanına bir çift esmer kadın bacağı girer. C. bacaklardan gözlerini ayıramaz. Kadın ancak yanına kadar geldiğinde başını kaldırıp yüzüne bakar ve onun Ayşe -eski sevgilisi- olduğunu anlar. Bu kısımda Ayşe cesur ve cüretkar bir tavırla C. ile yüzleşir. Ayşe’nin C. hakkında yaptığı çeşitli tahlillerden aslında C.’yi tanıyabilmiş olduğunu anlarız. “O gün bana öyle sapsarı baktıktan sonra karşılaşmanın sıkıntısından korktun.” Cümlesinden Ayşe’nin zeki ve güçlü bir karakter olduğu çıkarımı yapılabilir. Ancak o da C.’yi düşünmekten kendini alamamış, uzun bir süre boyunca onunla karşılaşmayı beklemiştir.

Ayşe ile karşılaşmasının ardından C. gece uyuyamaz. Düşünceler onu uyutmaz. Bu düşünceler arasında Zehra teyzesinin adını sayıklaması ve kulağını kaşıması çocukluk travmasına işaret eder. Uyuyamayacağına emin olan C. gece vakti fırtınalı bir havada evinden çıkarak sahile iner. Evlerinden çıkmayan, yoğun toprağın kokusunu duymak için ancak odalarına dolmasını bekleyen insanları eleştirir. Kumsalda tek başınayken onun orada olduğu tahmin edebilecek tek kişi vardır, o kişi de elbette Ayşe’dir. Bu geceden itibaren Ayşe ve C. ilişkisi ilerler. Ayşe ile beraber oldukları gece C., Ayşe’nin bacaklarını defalarca öper. Bu da sonraki sayfalarda rastlayacağımız çocukluk travmasına işarettir.

NACİYE HANIM’IN MİSAFİRLERİ HAKKINDA GÖZLEMLER

Ayşe ile C. yeniden bir ilişkiye başlar ve C., Ayşe ile beraber Naciye Hanım’ın misafirleri arasına katılır. Bu bölümde C. insan ilişkilerini gözlemleme fırsatı bulur. Bunun yanında ev yemeklerinin kokusu onu Zehra teyzesi ile yaşadığı eve, geçmişine götürür. C. bulunduğu ortama ve çevreye kendisini ait hissetmez. Naciye Hanım ve misafirleri arasında bir yabancı gibidir. Bu kısımda yabancılaşma teması ağır basar. Bu yabancılaşma başlarda olduğu gibi onu toplumdan soyutlayacak boyutta değildir. Ayşe ile dahil olduğu bu insanların arasında C. rahat hissetmese de bunu dışarı vurmaz.

Bu akşam yemeklerinde mühendisin kızı Semra, C. ile yakından ilgilenir. Henüz 16 yaşında olan Semra C.’nin fikirlerinden etkilenmiş ve onun insanlarda eleştirdiği tüm tavırlardan kaçınmaya başlamıştır. C. kadınları kolayca etkileyebilmektedir ancak bunun farkında olmadığını Semra hakkındaki düşüncesinden anlarız: “Su içmek istedikçe bardağını hep Semra doldururdu. Onun bu olayı kabaca, erkekçe, bilgisizce bir açıklaması vardı: “Kadının erkeğe hizmetten hoşlanma içgüdüsü” diye düşünürdü.”

Semra’nın C. ile ilgilenmesinin sebebi C.’ye duyduğu alakadır. Bu alakanın farkında olan tek isim ise Ayşe’dir. Güçlü karakteri ve kadınsal içgüdüleri ile Ayşe haklıdır. Semra ile kıyaslandığında baskın karakteri ve cesareti daha da belirginleşir. C.’nin hükmedemediği belki de tek kadın Ayşe’dir.

TOPLUM AHLAKINA ELEŞTİRİ

Naciye Hanım’ın misafirleri arasında resmiyete dökülmemiş bir beraberlik yaşayan tek çift C. ile Ayşe’dir. Henüz belli etmemiş olsalar da C., toplumun bu ilişkiye bakışının farkındadır.

“Bunların, çevrelerinde sevişen iki insana gösterdikleri hoşgörü ne zamana dek sürecek acaba? Bu sevginin onlardaki güdük sevgi ölçüsünü aşan başkalığını, törelere uymazlığını görünce nasıl tedirgin olacaklar! Bizi aralarından atarlar. Çocuklarına kötü örnek olduğumuzu söylerler. Sanki çocuklarına kendilerinden daha kötü örnek olabilirmiş gibi.”

  1. toplumun sınırlarını, iki yüzlü ve değişken ahlak kurallarını eleştirir. Burada yine yabancılaşma ve eleştiri teması hakimdir. Nitekim C. düşüncelerinde haksız çıkmaz. Misafirler Naciye Hanım aracılığı ile C. ve Ayşe ile olan ilişkilerinden rahatsızlık duyduklarını, çocuklarına kötü örnek olacaklarını söyleyerek onları dışlayacaklardır.

Bu bölümde C.’nin evlilik kurumuna da çeşitli eleştirileri olduğunu görürüz. C.’ye göre esas olan, sevişen iki kişinin kurduğu toplumdur. Evlilikleri, yalnızca birlikte yaşamak zorundalığına inanmış insanların oluşturduğu kanaatindedir. C.’ye göre karı koca arasındaki tek ortaklık haftanın belli günlerinde yaşanan cinselliktir. C. kendi yaşamında bu düzene inanmaktan kaçınır ve buna baş kaldırırcasına kısa fakat yoğun birliktelikler yaşar.

EVLİLİK VE İLİŞKİLER HAKKINDA ELEŞTİRİLER

  1. ve Ayşe ilişkisi ilerledikçe C.’nin görmezden gelmeye çalıştığı korkuları nükseder. Adeta Ayşe’yi arzuladığı için kendini suçlu hissetmektedir. Ancak yine de iki insanda aynı anda aynı duyguların başlamasının, iki etin birbirine dokunmasıyla mümkün olacağı düşüncesindedir. “Gidip bacaklarını okşasaydım, onu kendi duyarlılığıma katabilirdim.” Bu cümle ile kendisiyle sürekli bir çatışma halinde olduğunu görürüz.

Ayşe ile C. cinsel beraberlik yaşar ancak kesinlikle aynı odada uyumazlar. Bu sayede iki kişilik toplumda sevgiyi dipdiri tutacak çareyi bulduklarını düşünürler. C. evli çiftlerin sevgilerini yitirmelerinin sebebini olarak aynı odada uyumalarına bağlar.

Ancak bu şekilde de iki kişilik toplumlarını korumayı başaramazlar. Birbirlerine olan kuvvetli çekimleri kaybolmuştur. “Onun elini avcunda görmenin eski yürek çarpıntısı nerdeydi?”  C. tekrar sorgulamaya başlamıştır. C.’nin hislerinin yanı sıra Ayşe’nin tavırları da C.’nin nazarında farklılaşmıştır. Yakılaştıkları sırada Ayşe’nin tıpkı Güler’in yaptığı gibi kalkıp pencereyi kapatması C.’yi düşündürür. Bu duruma olan kırgınlığını şu sözlerle ifade eder: “Önemli olan pencereden bakıp bakmadıkları değil, onun dudaklarına yaklaştığı zaman bunu düşünebilmesiydi.” İki kişilik toplumlarında dahi C. yabancılaşmaktan, eleştirmekten ve düşünmekten kurtulamaz.

C.’NİN YAŞAMI VE BABA TRAVMASI

Bu bölümde C., Ayşe’nin “Bacaklarımı neden bu kadar seviyorsun” sorusu üzerine ona en başından hikayesini anlatmaya başlar. Bu kısımda C.’nin yaşamındaki en büyük travmasını öğreniriz. Ayşe’nin sorusuna karşılık olarak onun bacaklarından korkmadığı söyler. Geçmişte Zehra teyzesi ile babasının yakınlaşmasına şahit olmuş, babasının Zehra teyzesinin bacaklarına iltifat etmesi C.’nin yaşamı boyunca taşıyacağı bir ızdıraba dönüşmüştür. Zehra C.’nin hiç sahip olamadığı annesidir. Bu sebeple teyzesinin masum olduğunu düşünüp babasına saldırmış ve arbedede kulağı yırtılmıştır. Kulağını kaşıması, kadınların bacaklarına bakarken rahatsızlık duyması hep bu travma sebebiyledir. C. yaşadığı travmayı tanımlarken “Hiç kimse erkek yaratılmanın ızdırabını benim kadar çekmemiştir” ifadesini kullanır. C. hem babası gibi kadınları yoğun bir şekilde arzular hem de bundan müthiş derecede rahatsızlık duyar.

Yaşamı boyunca babasına benzemekten korkmuş bu sebeple de babası ne dese ne söylese o tam zıddı olmaya, tam zıddını yapmaya gayret etmiştir. C. uzun süre Zehra teyzesinin kendisi ile aynı hisleri paylaştığını zanneder. Kendini bildiği zamanlardan itibaren Zehra teyzesinin de bu beraberliğe gönüllü olduğunu farketmiş fakat yine de onu bağışlamıştır.

Bu bölümde baskın tema baba öfkesi ve hayal kırıklığıdır. C. babasına öfkeli, Zehra teyzesine kırgındır. Geçmişin acı tecrübesi hayatı boyunca peşini bırakmaz. Fütursuzca para harcaması ve mirasyedi olarak yaşamını sürdürmesinin sebebi yine babasına duyduğu öfkesidir. Bu sayede ondan intikam almış, sevgisizliğin karşılığında babasının parasını fütursuzca harcamıştır.

KAÇAN OTOBÜS VE TOPLUMA BOYUN EĞME

Romanın sonunda C. tekrar bir arayış içindedir. Aradığı kadını bulduğunu düşünerek mavi yağmurluklu kızın peşinden koşar. Onun bindiği otobüse yetişmeye çalışır ancak başaramaz. Ona yetişmek için yolun ortasına geçip taksi durdurmaya çalışır. Taksiden inen şoför C.’ye yumruk atar. O sırada etraf karışır ve olay yerine polis gelir. Çevresindeki herkes C.’ye düşmanca bakmaktadır. Artık otobüse yetişmek imkansızdır. C. yıllardır aradığını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma ve alaycı düzene boyun eğmiştir. Kimseye hiçbir şeyden söz etmemeye karar verir ve kendini olayların akışına teslim eder.