1938 yılında 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Yahudi soykırımında bir dönüm noktasıydı. Ekonomik ve sosyal baskı yerini fiziksel şiddete “Kristallnacht” olarak bilinen o kristal gecede, “kırık camların gecesi”nde bırakmıştı. Böylece Holokost’a giden yolun taşları döşenmeye başladı.

O gece 100 sinagog, Yahudilere ait 7500 iş yeri Nazilerce talan edildi. 30 bin Yahudi toplama kamplarına götürüldü. Bir insan ömrü kadar uzaklıktaki bu olay bugün başta Almanya olmak üzere dünyanın her yerinde utançla anılıyor. Peki aradan geçen 80 yıl Yahudiler ya da dünyanın diğer toplumları için yeni kristal geceler yaşanmayacağı anlamına geliyor mu?

Bu sorunun cevabını ne yazık ki artık dünyanın pek çok yeri için veremiyoruz. Her geçen gün uzaktan-yakından gelen haberlerle bu tehdidin gölgesinde yaşıyoruz.

Geçen yıl ABD’nin Pittsburgh kentinde yaşanan sinagog saldırısında 11 kişi ölmüş, saldırgan kendi cümleleriyle “her Yahudinin ölmesini” istemişti. Antisemitizm dünyada yeniden baş gösterirken, sadece Yahudilere değil, kendinden olmayan herkese karşı tahammül gittikçe azalıyor. Brezilya’da başkan seçilen Jair Bolsonaro, Nazilerin yöntemlerine benzer yöntemler kullanmaktan, işkencenin meşruluğundan bahsederken, geçtiğimiz günlerde yapılan ABD ara seçimlerinde ülkenin ikiye bölünmüş olduğu bir kez daha görüldü. Türkiye’de kendinden olmayana karşı baskı haberleri artık sıradanlaştı.

Fransa’da tekrar aşırı sağcı Le Pen tehdidi konuşulmaya başlamışken, Yemen’de mezhep savaşı yüzünden milyonlarca çocuk ölüm tehdidi altında. Avrupa’da aşırı sağa teslim olan ülkelerin sayısı gittikçe artıyor, mültecilere karşı öfke tırmanıyor. Ve özgür dünyanın lideri seçim mitinginde avaz avaz bağırıyor: “Ben milliyetçiyim. Korkmayın bu kelimeyi kullanmaktan. Milliyetçiyim ben.”

HALKLAR SÜRÜKLENİRKEN…

Gün geçmiyor ki dünyanın gölgesinde yaşadığı bu tehdide dikkati çeken bir kitap yayımlanmasın, bugünün yükselen milliyetçi akımlarını, faşist dalgalarını İkinci Dünya Savaşı öncesine benzeten tarihçiler uyarı yapmasın.

Faşizm, Rio Grande’nin ötesine geçemez, diye düşünülüyordu Amerika kıtasında örneğin. Oysa şimdi Latin Amerika’nın en büyük ülkesini, Brezilya’yı bütün “bir daha asla” çabalarına rağmen yeniden tehdit ediyor. Kriz, yabancı düşmanlığı ve popülizmle tanımlanan bir dönemden geçiyoruz ve bu tehditlerin bir sınırı yok. Bu kavramlar şüphesiz Avrupamerkezci yaklaşımın sıklıkla dile getirdiğinin aksine coğrafi olarak sınırlandırılamıyor. Bugün görüyoruz ki faşizm ve popülizm ne Avrupa’ya ne ABD’ye ne de Latin Amerika’ya has. Tarihe bakınca gördüğümüz de yine faşizm ve popülizm kavramlarının birbirine hiç yabancı olmadığı ve kolaylıkla birbirine dönüşebildiği.

Federico Finchelstein’ın “From Fascism to Populism in History” (Tarihte Faşizmden Popülizme) adlı kitabında da faşizmin ve popülizmin siyaset sahnesinde nasıl kullanıldığı anlatılıyor. Kitaba göre dünyada genel bir eğilim olarak iki savaş arasındaki faşist uygulamalar terk edilmiş olsa da, popülizm, liberalizm ve komünizm arasında bir orta yol olarak başvurulan yöntem oldu. Yani halklar sürüklenirken popülist siyasetçiler, demagoglar onların lideri olmaya bu orta yoldan yürüyerek fırsat buldu. Finchelstein uyarıyor: Faşizmden popülizme dönüşün, popülizmden faşizme dönüşü de olur.

KADER GECESİ

9 Kasım Almanya’da kader gecesi (Schicksalstag) olarak anılıyor. İyi ile kötü arasında seçim yapabilen insan iradesinin gecesi aynı zamanda bu gece. Sadece Kristallnacht değil, Berlin Duvarı’nın yıkılması da 9 Kasım’da oldu örneğin. 1938’de bu seçim o coğrafyada iyiden yana yapılmadı, 1989’da birleşmeden yana yapıldı. 9 Kasım’lardan öğreneceklerimiz Kristallnacht’ta olduğu gibi yıkmanın ve bölmenin de, Berlin Duvarı yıkılırken olduğu gibi yapmanın ve birleştirmenin de insanın ve toplumların iradelerinin, seçimlerinin sonucu olduğu.

Bugün Kristallnacht’a dair unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: Kristal gece bir gecede olmadı.

9 Kasım 1938’den önce pek çok emaresiyle adım adım ilerliyordu. Bu konuda son dönemde çok araştırma yapıldı. Yahudiler Almanya’da devlet memurluğundan atılmış, öğretim görevinden alınmıştı. Yahudi olmayanlarla evlenmeleri yasaklanmıştı, Yahudi doktorların ve avukatların lisansları ellerinden alınmıştı. Parklarda banklara oturamıyor, havuzları kullanamıyorlardı. Kültürel faaliyetlere katılmaları yasaktı. Ekonomik boykotlara, ceza vergilerine tabi olmuşlar, sağlık güvenceleri ellerinden alınmıştı. Mallarını yok pahasına rejimin adamlarına satmak zorunda kaldılar. Ama kimse aklından bu zulmün Holokost’a varacağını, 6 milyon insanın öldürüleceğini geçirmiyordu.

80 yıldır o kristal gecenin gölgesindeyiz. Ardımıza sık sık bakmaktan ve o geceyi siyasi, tarihi, sosyolojik ve psikolojik nedenleriyle anlamaya çalışmaktan, en önemlisi faşizm nerede baş gösteriyorsa, ister uzakta ister en yakınımızda, oraya doğru bir daha asla diye bağırmaktan başka çaremiz yok.