Şimdi, gazetecilik zamanı!

Yaklaşık 500 gazeteci, ailesi ve yakınları ile Taksim Meydanı’na nazır The Marmara Oteli’nin salonunu doldurmuştu. Bir üyesi olmaktan onur duyduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Gazeteciler yaptıkları haberler nedeniyle sanık sandalyesinde değil, ödül töreninde olmanın haklı gururunu yaşadıklarını anlattılar” cümlesiyle bülten geçtiği törende ödülümü emekten yana duruşuyla saygı duyduğum Cumhuriyet yazarı Şükran Soner vermişti.

Cemiyet başkanımız Turgay Olcayto’nun “Türkiye’de son 5 yıldır gazetecilik fevkalade güç koşullar altında yapılıyor,” diyerek altını çizdiği sorunlar gelecek daha kötü günlerin habercisiymiş meğer.

Sayın Olcayto adını anmasa da, “Halkın haber alma kanalları tıkanmasın” sözleri ödül töreninden yaklaşık 35 gün önce, 4 Mart 2016’da polis baskınıyla el konulan Zaman’ı da kapsıyordu sanırım.

O gün Cemiyet’in gecesinde üç genç arkadaşımla birlikte sahneye çıktım. Kayyım atanmadan önce, 21 Ekim-24 Kasım 2015 tarihlerinde Zaman’da yayımlanan “Can Pazarında Son Durak – Bodrum’dan Budapeşte’ye Mültecilerle 10 Gün” başlıklı araştırma ödülle taçlandırılmıştı. Türkiye’deki gazetecilik serüvenim için ‘şık bir final’ olarak gördüğüm törende söz sırası bana geldiğinde ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Başımı kaldırdığımda Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Sedat Ergin ile göz göze geldik. O kısacık konuşmayı sanki sadece ona anlatıyormuş gibi tamamladım:

“Beni ödüle layık gördüğünüz mülteciler dosyasını çalışırken Kurban Bayramı’nın ilk günü Yunanistan’ın Kos adasındaydım. Geçtiğimiz yıla damgasını vuran mültecilerin umut yolculuğu baştan sona trajediydi. En üzücü durumlardan biri de insanların Türkiye’den kötü hatıralarla ayrılmasıydı. Röportaj boyunca Türkiye’den memnun ayrılan iki kişiden biri Pakistanlı 35 yaşındaki Kamuran Han’dı. Eşi ve küçük kızı ile birlikte bir bayram sabahı çam ağaçlarının gölgesinde bayram şekeri yerine dondurmalarımızı yerken sordum: Neden Türkiye’den ayrılan herkes memnun değil de siz memnunsunuz? Memnunsanız neden böyle tehlikeli bir yolculuğu göze aldınız?

Sağlık sorunları ve çocuğunun eğitimi için Avrupa yoluna düşen Kamuran Han başladı anlatmaya: Türkiye’de iyi bir işim vardı, eşim de benimle birlikte çalışıyordu ve her birimize 2 bin liraya yakın maaş veriyordu patronum. Mesailer hariç… Üstelik 5 yüz avro da harçlık verdi bize ayrılırken…

Biraz patronunu anlatır mısın dediğimde kırık Türkçesi ile tarif etti: Diyarbakırlı bir Kürt Abi. Tekstilci. Sabah mesaiye erkenden başlar, kapı aralığına bırakılan Zaman gazetesini alır. Çaylar gelir, çaylar gider o gazetesini okur, sonra günlük koşuşturmacasına başlar.

Pakistanlı Kamuran Han ve ailesi bir bayram sabahı kendilerini yolcu eden Zaman okuyucusu patronlarını anlattı.

Evet, değerli meslektaşlarım, sevgili dostlar. Şimdi o Kürt esnaf Cebrail Bey’in kapısına gazete gitmiyor, Zaman ulaşmıyor. Tıpkı binlerce memurun, işçinin, öğrencinin kapısına bırakılmadığı gibi…

Sebebi, malum!

Bu ödülü öncelikle vefakâr ve cefakâr Zaman okuyucuları, fikri hür, vicdanı hür gazeteci arkadaşlarım adına alıyorum. Bu vesile ile her zaman yanımda olan sevgili kızlarıma, değerli eşime ve üzerimde hakkı olan herkese teşekkür ediyorum.”

Sözlerim bitince önce Sedat Bey, sonra bütün salon alkışladı. Ben ise koşarak sahneden indim. Kızlarımın arasında onlara fark ettirmeden gözyaşlarımı sildim.

Hoş, daha sonra zor şartlarda Zaman’ın yerini doldurmak için çok çalıştık, çabaladık ama kafi gelmedi. O küçücük gayretler de bir temmuz sıcağında eridi gitti.

Şimdi o posta kutusuna, kapı aralığına ‘gazete’ bırakılan güzel insanlar polis karakollarında, mahkeme koridorlarında, başkalarının evlerinde, sürgün yollarında, gurbet diyarlarında… Baskı ve işkence artık uluslararası kuruluşların, insan hakları örgütlerinin raporlarına girdi. Anadolu’nun, Rumeli’nin her bir köşesinden feryatlar yükseliyor. Hamile kadınlar, emzikli bebekler karakol köşelerinde, mahpus damlarında çile dolduruyor. Çıkılan özgürlük yolundan ağıtlar yükseliyor. Dikkatimi çekiyor, bazen serbest kalan anneler ve babalar evlerine döndüğünde bekleyen çocukların dakikalarca ağlıyor.

‘Zaman’sız günler…

Diyarbakır’daki atölyesinde kazandığından, Manisa’daki bağından kaldırdığı mahsülden, ülkenin bir köşesinde işlettiği madenden, büyüttüğü fabrikasından hayrını-hasenatını yapan ama mutlaka Zaman’ın abone parasını bir kenara ayıran geniş gönüllü insanlara ülkeleri dar ediliyor. Memurlar, öğrenciler, işçiler perişan…

Bazen sosyal medya hesabına düşen bir ‘ah’, whatsapp’tan yankılanan bir feryatla irkiliyoruz. Büyük kıyımın ve kırımın ucundan kıyısından yakaladığımız haberlerin erişimi bile engelleniyor.

Fakat sanki bizim daha iyi gazetecilik yapmamız için abone olan, bayiye koşan, gazeteyi eleştirel bir gözle okuyan, Zaman’a not düşmek için dünyanın dört bir köşesine giderken hep yanımızda olan okuyucularımızın yeterince yanında olamadık.

Bu yüzden şimdi tam da gazetecilik zamanı, Zaman okuruna vefa zamanı!