Clive James (1939-2019)

Bir dönem, herkesin gözü önünde ölüme hazırlananları izlemiştim. Çaresiz hastalığını dünyaya ilan edip bir veda günlüğüyle sahneden çekilmeyi bekleyenler:

Oliver Sacks kanser olduğunu 2015 şubatında duyurmuştu, aynı yıl yaz biterken uykusunda öldü. Yaşamı boyunca zihnin işleyiş biçimlerini çözmeye çalışan, dünyanın en ünlü nörologundan ölüm hazırlıklarını okumak irkiltici bir deneyimdi. Sacks planlanmış bir vedayla ayrıldı dünyadan. Tıpkı kendi cenaze konuşmasını hazırlayan David Hume gibi (Sacks’ın en sevdiği filozoftu) son sözü başkasına bırakmadı. New York Times’ta yayımladığı veda yazısında, “Çocukluğumdan beri rakamlar arkadaşım oldu, elementler ve periyodik tablo bana eşlik etti,” demişti. Periyodik tabloyu bir çeşit otobiyografi sayıyordu. Çoğumuz, diyelim 17 yaşın hangi elemente (klor) karşılık geldiğini düşünmeyiz, 79 yaşı (altın) düşünmediğimiz gibi… (Bunu ilk düşünen galiba bir kimyacı olan Primo Levi’ydi.) Ömrünün dökümünü periyodik tabloda çıkaran Oliver Sacks, 82’sine geldiğinde yıl sonunu göremeyeceğini söyledi ve o kurşun gibi ağır öngörüsünde haklı çıktı. Son hayat dersi insanın dünyayı değiştirmekteki çaresizliğinin özetiydi: “Ortadoğu, küresel ısınma, gittikçe artan eşitsizlik beni hâlâ ilgilendiriyor ama bunlar artık benim işim değil—geleceğe ait meseleler.”

***

Son yılların en ayrıntılı ölüm günlüğünü Jenny Diski tuttu. Hastalığını Eylül 2014’te duyurmuştu. Bir dizi yazıyla ölüme hazırlığını her ay dünyayla paylaştı. London Review of Books‘taki bir yazısında, çaresiz bir hastalığı ilan etmenin nasıl hassas denge gerektirdiğini şöyle anlatıyordu: Ölüme gidişinizi gün gün yazıyorsanız, halkın merakı kimin önce öleceğine yoğunlaşır. Jenny Diski hastalığını duyururken (Necatigil’in şiirindeki hastalık: “İnoperabl bir tümör”) yazarak şifa aradığını ima ediyordu. Kanser günlüğünde sıkça anılara uzandı.

Bir kez daha o soru: Yazmak kayıp zamanı geri getirir mi?

Doktorlar Diski’ye en çok üç yılının kaldığını söylemişlerdi. Jenny Diski günlüğüne başladıktan bir buçuk yıl sonra öldü.

Uzun süren bu vedalarda yaşamaya dair çok şey söylenirken ölümden sonrası hakkında neredeyse tek söz edilmemesi ilginçtir. Jenny Diski son yazılarından birinde bu kuralı bozmuştu: “Ölümden sonra hayat olduğuna inananları ilk kez kıskanıyorum.”

***

Clive James ise ölümcül hastalığını 2011 baharında duyurmuştu. Şair hiç terk etmediği yazılarında ölümü gülerek bekliyordu. Bir keresinde bahçesindeki akçaağacı anlatmıştı: “Ağacın yaprakları kızıla döndüğünde dünyadan ayrılmış olacağımı düşünmüştüm. Hâlâ hayattayım, şimdi sonbaharda ağaca mahcup bakıyorum.” Hep ölümden söz ettiği halde hâlâ ölmemiş olduğu için bir tür suçluluk duyuyordu. James eşine az rastlanır bir vedayla perdeyi kapatmaya hazırlanıyordu: Son iki yılda beş kitaba imza attı. “Ölümümden bu yana epey iş yaptım,” diye dalgasını geçmeyi unutmadan.

Clive James geçen hafta, Cambridge’deki evinde gözlerini yumdu. Hastalığını öğrendikten neredeyse on yıl, kalemi son kez elinden bıraktıktan bir ay sonra…

Şairin ölümü bekleyerek, bekleyişini kaydederek geçirdiği yıllar yaşamının en verimli, en özgür dönemiydi. Özgürlüğün bazı sanatçılara ilerleyen yaşlarında geldiğini biliyoruz. (Picasso geç döneminde kalabalıklara sırt çevirmiş, Fellini son filmlerinde “zevkli sorumsuzluğun” verdiği özgürlüğe kavuşmuş, Beethoven zirvedeyken farklı bir üsluba yönelmişti.) İnsan ölüme yaklaştığını anlayınca, ki ölümden uzak olduğunu kim iddia edebilir, daha mı cesurca yazıyor?

Bahçesindeki akçaağaç yeşillendiğinde Clive James dünyada olmayacak. Her şair kâinatın o görkemli döngüsünün bizsiz de sürüp gideceğini hatırlatır. Belki yazmak da yaşam boyu süren bir vedadır.